• Yaşıyorum Yazıyorum

    Her tecrübenin bir değeri var ve o değeri ancak yaşayan veriyor. Ama yazıldıkça, paylaşıldıkça artacağını kimse inkar etmiyor. Bazen hafif bir rüzgar, bazen fırtına..Ama sonunda hep sakin bir liman. Buyurun, yolculuğumda bana eşlik edin.

  • Okuduklarım

    Okunduktan sonra raflara yerleşen, hiç bitmesini istemediğimiz ama bir solukta okuduğumuz ya da sarmadığı için kısa bir süre bakışarak yanından seğirttiğimiz kitaplarımız. Sanırım onların bizi sarıp sarmadığı bizim nerede durduğumuzla doğrudan alakalı.

  • İzlediklerim

    Ölü Ozanlar Derneği filminin unutulmaz hocası John Keating, öğrencilerini teker teker kendi masasının üzerine çıkartıp sınıfa öyle bakmalarını söyler. Bir filmden aklınızda ne kaldığı ise işte bu bakış açısı ile alakalı. Siz nereden baktınız? Senaryonun hangi bölümü sizde hangi duyguları canlandırdı? Ben kendi hislerimi burada paylaşıyorum.

  • Gezdim Gördüm

    Çocukluğumdan beri yeni yerler görmek, gezmek içimde ki özgürlük hissini körüklemiştir. Aslında çok uzaklara da gitmem gerekmez benim, her gün önünden geçtiğim parkta mevsim geçişlerini bile izlemek yeterlidir bazen. Bu da yollara bağlı olmayan özgürlüktür.

23 Nisan 2017 Pazar

Oysaki Sadece Bir Mola Vereyim Demiştim

Gönderen zamandegerlidir.blogspot.com 14:46 | Yorum Yap

Geçen sene bir arkadaşım geldi evime. Salonumdaki kütüphaneme baktı ve şöyle dedi “Zeynep hep işle ilgili kitapların var”. 

Haklıydı. Kitapların yüzde doksanı yaptığım işle ilgili. Azıcıkta olsa olan edebi kitaplar da daha gerilerde , diğerlerinin arkasında. “Ama ev çok küçük biliyorsun, var daha kitaplarım, kutularda, getiremedim” dedim. Güzel sohbetimiz bitip de misafirim gittikten sonra karşıdaki koltuğa oturup kütüphanemi seyrederek  düşündüm. Kütüphanem aslında o günün koşullarında tam da benim odağımı yansıtıyordu. İşe boğulmuştu, aynı ben gibi. Nerede hayatı akışkanlaştıran, zevk aldığım tatlı güzel molalar? O mola zamanı kütüphanemde bile yoktu. O da benim gibi nefes alamaz olmuş meğer, ikimiz içinde gördüm olanı biteni.

Hayatın bütünselliği, renkleri, endişeleri yanında rahat zamanları, nefes alacak molaları olmalı…


Benimse yaşamadığım “denge”ydi. Bir uca fazlaca gidivermişim meğer. Geleceği kurma telaşıyla yaşamayı atladığım mola zamanları yoktu ki hayatımda. İnsan kendini ne kadar sıkıyorsa, nefes almayı da o kadar unutuyor. Mola zamanları nefes alma zamanı, tazelenme, toparlanma ve güç bulma zamanları.. Denge için doğa, dans, mizahı aldım hayatıma. Yine odaklıyım, bu sefer işe değil de hayata odaklıyım:-)

Birkaç gündür yine işe odaklanma zamanı benim için ama bu sefer molalarımı ihmal etmeden, kendi ihtiyaçlarımı da gözeterek. Kendimi gözetmede  Mindfulness egzersizlerini bir araç olarak kullandım ve hazırladığım Kendinle Dost Olmak Atölye Çalışmasının da çok faydası oldu. Benim için en iyi öğrenme, deneyimden öğrenme..


Ve biraz evvel bilinçli olarak verdiğim mola zamanında, gidip kütüphanemin nefes alması için yarattığım, hala görece küçük olan alandan bir kitap seçtim. Bu kitap Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun vasiyeti üzerine yıllarca saklanarak, sonradan gelininin artık vakti geldi kararı üzerine su yüzüne çıkmış, Nazım Hikmet’in kendi sesinden şiirleri. Kitapla birlikte gelen CD de kayıtlar. 1961 yılında Paris’de yapılan kayıt Bedri Rahmi’nin okuduğu bir şiirle başlıyor. Bunun amacı da eğer bant birinin eline geçerde dinlerse kaydın yasaklı Nazım Hikmete değil, kendine ait olduğunu sansınlar diye… Bedri Rahmi’nin ses tonu öyle etkileyici ki.. Gerisi Nazım’ın kendi sesinden şiirleri. 
Kayıtın en başı “Patırtı yapmayın” diye başlıyor, Eyüpoğlu’nun sesiyle. Bu kadar gerçeğe dokunmak, onu yaşamak hoşuma gidiyor. Zihnim bambaşka yerlere gitti. Bantın yaşadığı macerayı, kayıt anlarını, onların endişeleri, duyguları, cesareti, sevgiyi, hasreti ve dostluğu hissettim yine... 

Saklı kalmış ve tarihe gömülmüş neler neler var.
Kim bilir?

Sizinle hem duygularımı hem de bu tatlı şiiri paylaşıyorum…

İyi pazarlar:-)

YAZ YAĞMURU
Bir yaz yağmuru yağdı içime
ezildi üzüm taneleri camlarımda
gözleri kamaştı yapraklarımın

Bir yaz yağmuru yağdı içime
gümüş güvercinler uçtu damlarımdan
koştu yalnayak toprağım

Bir yaz yağmuru yağdı içime
tıramvayıma atladı bir kadın
ak baldırları ıslak

Bir yaz yağmuru yağdı içime
içimdeki kederi serinletmeksizin

Bir yaz yağmuru yağdı içime 
ansızın başladı dindi ansızın
eski yerinde duruyor sıcaklık
kör demir yolunda paslı kalın
(4.8.1960)

25 Aralık 2016 Pazar

Yılın En Tatlı Düşünme Zamanı

Gönderen zamandegerlidir.blogspot.com 18:36 | Yorum Yap

Dolu dolu yaşama tarifi


Hayatı dolu dolu yaşamakla ilgili söyle bir tarifim var benim; "kürekleri suya daldırıp çekerken nasıl ivmelendiğimi, ilerlediğimi hissetmek". Gerçi geçenlerde bir arkadaşım "Zeyno ama geri geri gidiyorsun" dediğinde kafam karışmadı değil:-) Bana yorulsam da ilerlemenin verdiği hazzı yaşatacak daha iyi bir metafor buluncaya kadar bununla kalacağım anlaşılan.


Check In

Birkaç gündür evde kendimle kalma isteğim çok fazla, bedenimin yorgunluk sinyallerini fark ettim. Bu da bana nasıl kürek çekiyorum diye durup düşünmeyi hatırlattı. Rota doğru mu? Neyi kerteriz alıyorum? Nasıl ilerliyorum? Kürekleri nasıl çekiyorum? Bana göre şu günler düşünmek, kendime destek olmak ve yaratmak için yılın en tatlı zamanı.

Günlük meditasyonlarım, kutlama ve öğrenmelerim, yaslarım ve büyümelerim haricinde, yeni yıl zamanları, kendim için yaratmaya özen gösterdiğim, içe dönmek üzere heyecan duyduğum zamanlar. Şu günlerde programımda buna el veriyor ve bu yıl da bunu yapabildiğim için şükrediyorum.

Niyet

7 yıldır her sonbahar bir ritüel ile bir “niyet”, o yıl için bir tohum oluştururum ben. Yeni yıla kadar geçen zaman içinde o tohum tutar ve baş verir. Tohumun baş vermesi için sanki hayat fırsatlar yaratır. Bu fırsat bazen büyük bir olay, bazen küçük bir hata, bazen bir karşılaşma, bazen de ağır bir geri bildirim olur ama illaki tohumun toprağı sıkı sıkı tutmasını, baş vermesini destekler. Baş veren bu tohum, önümdeki yolda başlangıçlar ve bitişlerin, kutlamalar ve yasların habercisi olur bana.
Yolculuğumun bütünlük içinde sürmesine katkı sağlayacak yeniliğin keşfi ve sürgünün büyümesi, kök salmasına destek olacak planlar bu zamanlarda daha da eğlencelidir benim için.

Ya sizin için?

Sor

Benim gibi heyecan duyuyorsanız belki kendiniz için sessizlik molası verir, yaratım aşamasının ilki olan “sor” ile başlamak istersiniz.

Hayatınızı nasıl besliyorsunuz?
Bedeninizi nasıl besliyorsunuz?
Ruhunuzu nasıl besliyorsunuz?

Sonra da belki nasıl beslemek istediğinize karar verirsiniz.

2017 de her ne olursa olsun adımlarınız sağlam olsun.

Mutlu Yıllar

Zeynep:-)



8 Kasım 2016 Salı

Çocuklarımıza Güvenme Zamanı

Gönderen zamandegerlidir.blogspot.com 13:54 | Yorum Yap

Kadınlar yaratmak, yönetmek, planlamak, organize etmek ve özellikle gözetmek konusunda gelişmiş kaslara sahip. Sadece ev hayatı için değil iş hayatı içinde söylüyorum. Ancak tüm bunların hepsinde “uhu” görevi görecek bir değer var ki onu hayata geçirmek konusunda yüzyılların getirdiği bir ağırlık var üzerimizde.

Ailenin uhu değeri "İşbirliği"

Kendi dünyamdan gözlediğim o ki, ister iş yerinde ister ev-özel yaşam içinde süper “kahraman” olmak biz kadınların hoşumuza gidiyor.

Öyle yetiştik, öyle öğrendik.

Geçtiğimiz hafta sonu içinde Flow Koçluk Okulunun 1. Modülü vardı ve kendi prensiplerinden birisi olan sistem teorisi üzerine bol bol konuştuk. Sistemin tümü tek tek parçaların toplamından daha büyüktür der bu teori.

Bu pencereden bakınca bireyselliğin ön plana çıktığı zamanımızda çok daha etkin,  refahın daha çok hissedileceği aileler oluşturmak mümkün. Özellikle bizim kültürümüzde aile içinde devreye pek sokulamayan işbirliği’nin yeterince yaşanmaması aile fertleri için zamanda, mekanda, zihinde sıkışmışlık yaratıyor.

Zamanda sıkışmışlık yaratıyor çünkü çoğu zaman iş-ev dengesini yaratmak için, özellikle çocuklar olduktan sonra ebeveynler çok daha fazla uğraş veriyor ya da dengeyi kuramıyor. Mekanda sıkışmışlık yaratıyor çünkü çocuklu bir aile olduktan sonra kadın erkek eğlencesinden hobilerinden diğer bir değişle kendi arka bahçesinden tamamen vazgeçiyor. Zihinde sıkışmışlık yaratıyor çünkü her şeye yetişemediği için ebeveyn suçluluk hissediyor.

Öyle yetiştik, öyle öğrendik ve zamanın koşulları da bizleri zorluyor.

Bireyselliğin daha önem kazandığı, kendini daha gözeten, sabırsız, çabuk vazgeçen yeni neslin evliliklerinin yürümesi için evin ve çocukların sorumluluğunu bölüşmek işbirliği yapmak vazgeçilmez oldu. Toplum olarak evini geçindirmek erkeğin, evinin düzenini sağlamak kadının görüşünden kentsel yaşam gereği uzaklaşmış görünsek de şu bir gerçek ki, evinin geçiminde en az erkek kadar zamanını koyan kadının aile içinde sorumlukları çok fazla.

Bugün isteklerini biraz daha fazla ortaya koyan ve aile içinde erkek ile sorumluluklarını bölüştüğünü ifade eden kadınları da duyabiliyoruz. Ancak sıkışmışlığı da hala dile getirebiliyorlar. 

Peki, zaman, mekan ve zihinde genişliği yaratmanın yolu sadece kadın erkek işbirliği mi?

Çocukların bu işbirliğine davet edilmesi çoğu zaman unutulabiliyor. Ebeveyn olarak zamanın zor şartlarında büyüyen evlatlarımıza karşı duyduğumuz şefkat ve aslında gerektiği gibi ilgilenemediğimiz düşüncesinden doğan suçluluk buna sebep olabiliyor. Çocuğumuz kendi sorununu kendisi çözebilecekken, genelde aileler bu alanı onlara vermeyi bir seçenek olarak düşünmüyor. Neden mi? Her ihtiyaçları aileleri, tarafından giderilen, bolluk zamanının çocukları şu anda aile kuruyor, onlar da öyle yetişti, öyle öğrendi.

O zaman artık aile içinde çocukları da devreye sokarak zamanda, mekanda ve zihinde büyüme genişleme zamanı…

Evlatlarımızın mizaçlarına göre iletişim kurmayı öğrenme zamanı. Çünkü yapabiliriz...

Gerektiğinde onlara alan tanıyarak kendi duygu ve ihtiyaçlarını dile getirme şansı verme zamanı. Çünkü çocuk kendini ifade edebiliyor...

Kendi sorunlarını çözmek için yaratıcılıkları ile buluşmalarını sağlama zamanı. Çünkü mutlu oluyorlar...

Günümüz şartlarının yeterince onları zorladığını düşünen ebeveynlerin bunu yapabilecekleri konusunda çocuklarına güvenme zamanı. Çünkü çocuklar akışı çok seviyorlar...







2 Mayıs 2016 Pazartesi

Çocuğum kimi daha çok seviyor? Beni sevsin!, ben daha çok kahrını çekiyorum beni sevsin!, ben daha çok ihtiyaçlarını karşılıyorum beni sevsin!, ben daha çok zaman harcıyorum beni sevsin!, o bıraktı gitti ben buradayım beni sevsin!, benimle daha çok eğleniyor beni sevsin! Benimleyken daha iyi besleniyor beni sevsin! 


Ben! Ben! Ben!…

Hani çocuk, evlat nerede burada? 

Çocuğun duygularını duyan var mı? Annesine, babasına deli gibi sevgiyle bağlıyken kafası karışan büyüme çağındaki çocuğu düşünen var mı?
Hele böyle durumlarda destek olması gereken büyük anne-babaya ne demeli. Yaşı gereği ailenin denge unsuru olması gereken, torunun sevgi ortamını daha çok destekleyecek olan büyüklere ne demeli?

Kendi egolarına yenik düşenler çocuklarınızın, torunlarınızın duygu ve düşünce sistemlerini etkilerken onları mı düşünüyorsunuz yoksa kendinizi mi? Ağzınızdan çıkanları kulaklarınız duyuyor mu? Emin olunuz ki çocuklarınızın, torunlarınızın kulakları duyuyor. Emin olunuz ki ilerde doğruyu bulduklarında söyledikleriniz bir kulaklarından girecek bir kulaklarından çıkacak çünkü size saygı duymayacaklar. Eğer zafer sizin olduysa ve sizi daha çok sevdiyse, ilerde aldığı yaraları onarmaya çalışırken yanında siz olmayabilir, bu dünyadan göçmüş bile olabilirsiniz?
Şimdi ağzınızdan çıkanları tekrar bir duyun, zafer egonuzun mu yoksa evladınızın mı olsun bu hayatta? Zafer sizin mi olsun yoksa pırıl pırıl özü sözü doğru, sizi örnek almış evlatlarınızın mı?



Bırakın evlatlarınızın olsun, siz sadece onları onların sevgi diliyle sevin. Kimseyi seçmek, insanı kavuran kıyaslama yapmak, bu duyguyu anne ve babası için deneyimlemek zorunda kalmasın. İnanın sizi o zaman çok daha fazla sevecekler… Zafer herkesin olacak. Dünyanın sağlıklı bireylere ihtiyacı var.  

Boşanma çocuk için iyi bir süreç olmayabilir, ancak annenin babanın, hatta aile büyüklerinin bu sürecin çocuk için daha iyi geçmesi ile ilgili sorumluluğu var. Eğer evlatlar sevildiklerini hissediyorsa bu süreçte davranışları da daha uyumlu ve anlayışlı oluyor. İstedikleri bir şey olmasa da ebeveyni anlıyorlar. Toplumsal varlık olarak ilkel insanın ilk geliştirdiği işbirliği değeri ne yazık ki günümüzde anne babalar arasında en "değerli varlığımız" dedikleri evlatları için bile yaşatılamıyor. Zaten evlatta onlara ait bir varlık değil, sadece üzerinde yaratılan etki onların, bu etkinin sorumluluğu da tabi. 

Yarattığım etki nedir?
İşbirliği değerini nasıl yaşıyorum?
Nasıl yaşatıyorum? 
Çocuğuma nasıl örnek oluyorum? 
Doğru davranmasını istediğim evladıma doğru davranarak örnek oluyor muyum? 

Aslında sadece boşanan ailelerin değil her ailenin, yaş kaç olursa olsun her anne babanın sorması gereken sorular bunlar.

Biraz öfkeli çıktı sesim farkındayım, öfkem eğitimli ama bencil kesime, bilincinde ama yetersiz ve yeterli olabilmek için ise kılını kıpırdatmayanlara... Ben! Ben! Ben! diyen zihniyete.

Sayfa Görüntüleme